20. yüzyılın ikinci yarısı ile hızlanan küreselleşme hareketi ile artan rekabetçi piyasa ve art arda kalkan gümrük duvarları ile üreticiler, ulusal pazarlardan uluslararası pazarlara geçiş yapmışlardır. Bu durum, her üreticiyi sadece yurtiçi rakipleri ile değil, yurtdışı rakipleri ile de rekabet etme zorunluluğunda bırakmıştır.

 Günümüzde artık üretim gücü ve kapasitesi önemini yavaş yavaş yitirmektedir ve mal ve hizmetleri daha iyi şartlarda satmayı sağlayan fikri haklar (yani markalar, yeni teknolojilere ilişkin patentler ve teknik bilgiler, ve endüstriyel tasarımlar) daha da önem kazanmaktadır. Bir mal veya hizmete ilişkin fikri haklara sahip şirketler, piyasadaki pastadan en büyük payı almaktadırlar, diğer üreticiler ise daha az kazanç ile çalışan ya takip eden üretici ya da fason üretici olmak durumunda kalmaktadırlar.

20. yüzyılın ilk yarısında maddi duran varlıklar (örneğin sermaye, tesisler, makina ve teçhizatlar) şirketlerin toplam değerinin ortalama % 80’ine ve maddi olmayan duran varlıklar (örneğin markalar, patentler ile korunan buluşlar, tasarımlar ve know-how vb) ortalama % 20’sine denk gelirken, günümüzde bu oran tam tersi yönde değişmiştir. Maddi olmayan duran varlıkların oranı % 80’lere yükselmiştir. Artık şirketler için en büyük varlıkları, sermayeleri, makinaları, arsaları, tesisleri değil, markaları, teknolojileri ve teknik bilgileridir (know-how). Bu nedenle şirketlerin, en değerli varlıkları olan fikri haklarını sadece bir “tescil unsuru” olarak görmeyip, etkin bir şekilde yönetmeleri zorunluluk haline gelmiştir.